AKŞEN FINDIK SATIŞ VE PAZARLAMA

FINDIK BiZDEN SORULUR

‘FINDIKLIK HiKAYELERi’ Kategorisi için Arşiv

YAZ TATİLLERİ FINDIK BAHÇESİNDE…

Yazan: findik28 Nisan 27, 2008

 

Uzun yıllar önce, küçükken, çocukluğumda her sene yaz tatilini Türkiye de geçirmek üzere ailecek yola koyulurduk. Önce haftalar öncesi yapılan hazırlıklar kontrol edilir, Türkiye’ deki akrabaların tümüne hediye alınıp alınmadığı tespit edilirdi. Yapılan hesap doğru çıktığında malzemeler bavullara yerleştirilirdi, eğer bir eksik varsa son anda mutlaka tamamlanırdı.İstisnasız kim varsa sülalede onu mutlaka bir hediye beklerdi. 
Okulun son günü, karneler dağıtılır dağıtılmaz eve koşardık. Zaten o saate kadar Annem de tüm hazırlıkları tamamlamış olup bizi, kardeşlerimin okuldan gelmesini ve Babamın da işten gelmesini beklerdi. Hatta yolculuğumuz boyunca yiyebileceğimiz, börek ve köfte gibi yolda bizi üç gün idare edecek yiyecekleri bile hazırlamış olurdu. Sonra hep beraber arabamızı yüklerdik, arka bagaj yetmezdi arabanın üzerine de bir bagaj atılırdı, hatta orası da yetmezdi arabanın içine, arka koltukların ayak kısmına da bir şeyler yerleştirilirdi. Ve ayrıca o arka kısım bize yatak şeklinde hazırlanırdı. Komşuların yolcu etmesiyle ve arkamıza su dökmesi ile başlardı yolculuğumuz. Kimi komşu üzgün yine bir sene izine gidemeyecekleri için, kimileride en kısa zamanda bizim arkamızdan yola çıkacakları için hem sabırsız hem de heyecanlı bir şekilde bizi yolcu ederlerdi. Yol boyu memleket türküleri dinlerdi Babam, arada da kendi söylerdi, heyecan ve özlem memlekete yaklaştıkca artardı çünkü. Yollar o kadar uzundu ki arada sormadan edemiyorduk:‘Daha ne kadar var Türkiye‘ye ’ diye.
Benzin alma ve ihtiyaç molası dışında yolculuğumuz sırasında pek durup dinlenmeyi ailecek istemezdik biran önce memlekete ulaşmak için. Almanya’ dan sonra Avusturya’ ya geçilirdi, Avusturya’ dan sonra yolculuğumuzun en fazla zamanı Yugoslavya’ da geçerdi, git git bitmek bilmiyordu, nihayet Yugoslavya’ yı geçtikten sonra Bulgaristana ulaşmış oluyorduk, en kısa süren memlektede orası olurdu, Bulgaristan demek Türkiye’ ye çok az kaldı demekti, üç saatde geçerdik Bulgaristanı. Ve Kapıkule’ ye ulaştığımızda dünyalar bizim oluyordu, karşımızda dalgalanan Türk bayrağını görür görmez, yolculuğun getirdiği yorgunluktan eser kalmazdı, içimizde de bir dalgalanma başlardı. İnanılmaz sevinirdik, heyecanlanırdık. Kapıkule’ ye ulaşan tüm gurbetçilerin yüzündeki o heyecanı o mutluluğu görmek inanılmaz, o an memleket hasreti ile yollara koyulmuş insanların Kapıkule gümrüğünün önünde oluşturdukları kuyrukta, sabırsızlıkla memleketlerine giriş yapmayı bekleyen, o insanların duygularını hissetmek gerçekten çok büyük bir ayrıcalık. Memleketin bazı gerçekleri ile gümrükte, giriş yapar yapmaz karşı karşıya kalsak da, sevincimizden, heyecanımızdan bir şey eksilmezdi. Gümrük memurlarına mutlaka bir şekilde rüşvet teklif edilirdi işlemleri hızlandırmak için, teklif etmeyi unutanlar da zaten memurlar tarafından uyarılıyordu.
Gümrüğü geçer gezmez soluğu Hürriyet’ in tesislerinde alırdık, güzel bir ayran içip yolculuğumuz boyunca yemek zorunda kaldığımız yolluklardan sonra farklı bir şey yemek için. Daha önümüzde bir günlük bir yolumuz vardı, Giresun a gitmek neredeyse bir o kadar yol daha gitmek demekti. Ama bundan sonrası yolculuğun güzel kısmıydı, çünkü memleketinde yolculuk yapıyorsun, memleketin her türlü doğa güzelliğini hayretler içersinde seyrede seyrede giderdik. Samsuna yaklaştığımızda denizi kim önce görecek diye idaaya girerdik. Denizi görmek demek de, Giresun’a fazla kalmadı demekti. Karadeniz kıyısından devam ederken yolculuğumuz, kendimizi asıl memleketimize gelmiş hissederdik. Karadenizin o eşsiz, yeşilin her türlü tonunun mevcut olduğu o doğasını seyretmek insanın ruhunu öyle bir okşuyordu ki ve aynı zamanda da ne kadar şanslı olduğumuzu düşünürdüm böyle bir memlekete ait olduğumuz için. Denizi, Doğası ve Karadeniz’ in insanları, insanların kendine öz, diğer memleketlerden çok farklı gelenekleri, görenekleri ve şiveleri. Karadeniz havası ile temas eder etmez, bizde başlardık Karadeniz şivesini taklit etmeye, Babaanneme öykenirdik (taklit ederdik) ve çok eğlenirdik. Giresun’a yaklaştıkca neşemizde artıyodu
.Ve nihayet memlekete ulaştığımızda nerdeyse yolun kenarında durup sevincimizden horon tepecek kadar mutlu oluyorduk. Ama durmak yok, biran önce Keşap’a. Anneannem yolumuzun üzerinde Aksu’ da kalıyordu o zamanlar, bizde evvela oraya uğrardık onlarda zaten bir şekilde aşağı yukarı tahmin ediyorlardı ne zaman geleceğimizi ve yemek hazırlamış oluyorlardı. Nerde şimdiki gibi cepten arayıp, şurdayız buradayız, iki üç saat içinde geleceğiz diyebileceğimiz imkanlar. En son Almanya’dan evden çıkmadan telefon ile haber verilirdi.Hatta daha önceleri evde telefon yokken, mektup ile haberleşildiği dönemler daha da bir sürpriz etkisi oluyordu insanların karşısına çıktığımız zaman.Öyle bir mutlu durumdur ki o, en sevdiğin akrabalarına kavuşmak, Anneannem, Teyzelerim ve Dayım. Annemin mutluluğunu görmek zaten yetiyodu bana. Annesine ve kardeşlerine kavuşma sevinci ağlatıyordu bile zaman zaman. Hasret tam giderilmesede kendi evimize de gitme zamanı gelirdi ve mutlaka teyzemlerden biri bizimle gelirdi. Teyzelerim benim için ‘Teyze’ değil de arkadaş gibilerdi. Onlarla bütün yazı geçirmek çok eğlenceli oluyodu.
Nihayet eve geldiğimizde de duyan, gören bütün akrabalar akın ediyodu bize. Genelde Dedem ve Babaannem ya yaylada ya da köyde olurlardı yaz aylarında. Onların yanına da mutlaka ertesi gün ziyarete gidilirdi, ya yaylaya ya da köye. Yaz aylarının ilk dönemlerinde yaylada olurlardı, çünkü Babaannemin orada inekleri ve camışları olurdu. Ayrıca ot biçilirdi yaylada yaz döneminde, kurutulur ve daha sonrada balya yapılıp köye getirilirdi. Yayla dönemi tam bitmeden fındık zamanı başlardı. Fındık zamanı Babaannem ve Dedem köye gelirlerdi, fındık için hazırlıklar yapılırdı. Fındık toplamaya ırgatlar gelirdi köye, onlara Babama ait olan köydeki ev verilirdi fındık toplatılana kadar, genelde en fazla 15 gün içinde toplanırdı Fındık, tabi ırgat sayısına ve çalışmalarına görede değişirdi. Ama Dedemin yanında iyi ve çabuk toplamaktan başka çare kalmıyordu zaten. İyi derken, disiplinli bir şekilde, sabah çok erken başlanırdı fındık toplamaya ve elinin çabuk olması gerekirdi Dedem için çalışan ırgatın ve ayrıca bir tek ağaca bile zarar vermeden toplanılmasını isterdi. Dal kırma falan olduğunda kaçacak yer aramak gerekiyordu Dedemin bastonunu bir yerine yememek için. Benim başıma gelmedi ama kardeşim o bastondan nasibini aldı bir keresinde. Evet bizde ırgatlarla beraber, yaz tatili falan dinlemeden fındık bahçesinde güzel güzel hiç itiraz etmeden topluyorduk fındığı. Valla heralde çocuklukdan olsa gerek bir kerede sorsakya, bizim ne işimiz var fındık bahçesinde diye, biz tatile gelmedik mi? Hani nerde kaldı Karadeniz? Köyden pek görünmüyordu deniz falan, ancak dere görünüyordu. Derede de yüzülmezdiki. Yaa, sen taa Almanya’ dan koşa koşa gel Türkiye’ ye, senmisin koşa koşa gelen, alıp seni çıkarırlar işte böyle köye, yaylaya. Ondan mıdır nedir oldum olası sevememiştim pek köyü ve yaylayı, yani!
Zaman geldi geçti, artık fındık falan toplamıyoruz kendimiz, yarıcımız var sağolsun, ömrü uzun olsun, o hallediyor. Zor iş valla. Artık köyede, yaylayada canım ne zaman isterse o zaman gidiyorum, oda günü birlik. Sabah gidiyoruz akşam geri dönüyoruz, oda o muhteşem manzaraları seyretmek için ve yayladaki etinde tatının çok lezzetli olmasından dolayı. Ayrıca o temiz havayı tenefüs etmek ve yaz ile beraber gelen o dayanılmaz sıcaklardan da biraz uzaklaşıp serinlemek için.

Bu yazı Gülen Akşen tarafından yazılmıştır

Yazı kategorisi: FINDIKLIK HiKAYELERi | » yorum bırak;

FINDIGIN DERDi

Yazan: findik28 Nisan 27, 2008

SEVGİ ÜNAL

Gizli cennet Maçahel’e gittiğimde, “Bayır aşağı sarkan ağaçlardan fındık toplamak istiyorum,” demeseydim, bu yazıyı yazmayacaktım belki de. Oradaki fındık ağaçlarından birinin bürümcük yaprağı bir şeyleri anlatmak istercesine kazara gözüme girmeseydi, Karadenizli üreticinin feryatları kulağımda yankılanıp durmasaydı, Kaçkarlar’ın zirvesinden yorgun argın inerken, enerji versin diye bir avuç fındık uzatılıp “Çok fazla yeme, ishal yapar” denmeseydi, söz dinlemeyip 36 saatlik bir otobüs yolculuğunda avuç avuç fındık yediğim için gecenin bir vakti otobüsü durdurtarak tuvalete koşmasaydım; geçtiğimiz kış, fındığın marketteki fiyatının 50 liraya dayandığını görmeseydim, Terzi Fikri aklıma gelip durmasaydı, Türkiye’deki fındık meselesinin mide bozucu değil, düpedüz sinir bozucu olduğunu fark edemeyecektim.
Reklam filmi çekip fındık şöyle yararlı, böyle faydalı, demekle olmuyor işte. Üreticiden üç kuruşa alınan fındık, tüketicinin karşısına altın alıyormuş gibi hissetmesine yol açacak denli fahiş fiyatlar dayatılarak geliyorsa, bu işte bir çapanoğlu var, demek lazım gelir. Üstelik, bu mesele yeni de değil. “Kendi kendine yeten bir tarım ülkesiyiz,” diyerek kandırıldığımız dönemlerde de fındık üreticisi ve dahi tarım sektöründeki bütün üreticiler aynı sancıyı yaşıyordu. Emek her daim sömürüyle karşılık buluyordu.
Son günlerdeki fındık alım fiyatı tartışmaları durumun artık tahammül sınırlarını aştığını gösteriyor. “Fındığı ve bizi yok ettiniz,” diye milletvekiline feryat ediyorsa üretici, bunu güvenlik güçleri tarafından bastırılması gereken bir arbede olarak görmekten daha fazlası yapılmalıdır. Sendikal hakları engellenmeye çalışılmamalı ve gereken iç hukuk düzenlemeleri de bir an önce yapılmalıdır.
Yapılmalıdır diyorum da, kendim bile inanmıyorum. Benim bu ümitsizliğime kaç avuç fındık yesem iyi gelir acaba? Çünkü, fındık meselesindeki adaletsizlik dünle bugünün konusu değil. 30 yıl önce de aynı durum yaşanıyormuş zaten. Hatta, devrimin halklardan güç alarak yapılabileceğine olan inancını hep sağlam tutarak, yönetime halkı da katarak, kısa sürede Fatsa’da geniş çaplı bir dönüşüm gerçekleştirmiş olan Terzi Fikri, 1968′den sonra Karadeniz’deki emekçilerin örgütlenmesine ön ayak olurken, Samsun’dan Trabzon’a kadar olan bölgede, “Fındıkta Sömürüye Son” mitingleri düzenlemiş ve konuşmacı olarak bu mitinglerde yer almış. 1978-79 yıllarında, Giresun ve Ordu yörelerinde yapılan “Fındıkta Sömürüye Son” mitinglerinin örgütlenmesinde de aktif olarak çalışmış. Yani, fındıkta adaletsizlik hep varmış.
Kabuk kırılır…
Karadeniz bölgesi, insanına coşkuyu ve asiliği delice dalgalarıyla ferman etmiş bir denizle burun buruna ve her daim yan yana, kol kola, iç içe olduğu yemyeşil dağlarla örtülü. Dağ görgüsü başka şeye benzemez. Hırçındır ama adam eder insanı. Fındık toplayıcısı, yamaca bırakır kendini hiç düşünmeden fındık ağacıyla sarmaş dolaş olarak. Bu onların yıllardır sürdürdükleri hasat dansıdır ve her dakikası emeğin insan hayatındaki sınanmasıdır.
Fındık dediğin nedir ki, şuncacık bir enerji deposu ya da içkinin yanında iyi giden bir çerez, demeyin sakın. Yamaçtan aşağıya boynunu eğmiş bir fındık ağacı, taşıdığı her bir fındık tanesini düşmesin diye nasıl sıkı sıkı tutuyorsa işte öyle bir güçle direnmeli, dayanmalı bu adaletsizlik senaryosuna. Çünkü aynı oyun, tütün için de, pamuk için de, buğday ve diğer tarım ürünleri için de oynanıyor. Ve Türkiye çok uzun yıllardan beri kendine yetebilen bir tarım ülkesi olmayı beceremiyor. Genleriyle oynanmış ithal mısırları ve buğdayları yemek zorunda bırakıldığımız için mi sesimiz çıkmıyor? Bunun için mi vakti zamanında dönüşümün en güzel örneğini yaşamış bir coğrafyada toplanan fındıkların ne yapılacağı, kaça alınıp kaça satılacağı bir türlü düzenlenemiyor?
İhtiyacımız olan, bir avuç fındık ve halka hak ettiği dönüşümü gerçekleştirebileceğine dair inancının avuçlara sığmayacak kadar çok olduğunun hatırlatılması. Bir avuç fındık iyi gelir. Fazlası neme lazım bozar mideyi. Bir avuç hak elde etme mücadelesi bazılarına vız gelir. Milyonlarca mücadeleci bir araya geldiğindeyse hak gelir, hukuk gelir.
Fındık yerken, çileli bir yolculuğun güncesini okur gibi olmalı insan. Dimdik yamaçlardan başlayan ve tozlu tezgahlarda son bulan debdebeli bir yolculuktur bu. Kabuk kırılır yen içinde kalır. Fındığın çilesi bülbüle dert olur. Ümitsizce söyler durur; yine yeşillendi fındık dalları, işte yeşillendi fındık dalları, zaten hep yeşildi fındık dalları. Ah o fındık dalları!

Yazı kategorisi: FINDIKLIK HiKAYELERi | » yorum bırak;